
Bu büyük şehre gelen herkese kapılarını cömertçe açan istasyon, her gün yüzlerce insanı ağırlıyor ve uğurluyordu. Kadın, gidişlere ağlamamayı öğrenmişti gelişlere umutlanmadığı gibi. Ufak bir tebessüm etti uğurlanana ve arkasını döndü. Arkasını döner dönmez gördüğü o masum yüzdü içine bir an umudu dolduran. Aşka o kadar uzaktı ki duygusunu sahiplenemedi bile,bir an genç adama gözü takıldı,istasyona gelen her insan gibi o da çıkıp gitti…
--
İstasyon insanların sadece uğradıkları bir yerdi. Orada kalan insanlar olsa olsa bir gün gideceği kesin olan ya da zaten gidecek bir yeri olmayan insanlardı. İstasyonlar hep çok ıssız,çok yalnızdı. İçinden onlarca hikaye geçen ama bir türlü bir sona varamayan kitaplar gibilerdi. Hep yeni başlangıçlara gebe ama sonları doğuramayan verimsiz bir rahimdi istasyon dediğin.
Kadın kendini büyük bir şehrin istasyonlarından biri gibi hissediyordu. Orada duruyor, bekliyor, ya birilerini ağırlıyor ya uğurluyordu, ama hepsi geçip gidiyordu işte.
Adamsa terk edilmiş bir istasyon gibiydi. Arada bir uğurladıkları olsa da geleni, onun şehrinde konaklayanı olmuyordu pek. Açamıyordu kapıları şehrin girişine, geçit veremiyordu.
--
Kendini masum, genç, heyecanlı genç bir kadın gibi hissettiği yıllar çok geride kalmıştı. Oysa 30unun başlarındaydı henüz. Tutunabilmek adına heyecanını feda etmişti; ancak alışverişlerle sürüyordu hayatı. Elde etmek için birtakım şeyleri terk ediyordu. İsteğini karşılayacak kadar gücü vardı, uzanıp istediği evi, arabayı,işi,elbiseyi ve erkeği alması zor değildi. Ama bunlara sahip olurken aşkı feda etmişti, kimi zaman gururunu hırpalamış, kadınlığını yaralamıştı. Anlık hislerini, arzularını tek gecelik ilişkilerde bulan insanlardan birine dönüşmüştü o da ve aşkın bu büyük dönüşümü onu hızlı bir düşüşle yalnızlığa fırlatıp atmıştı.
Adam, adam denemeyecek kadar çocuktu hala. İlk aşkının acısını, yarasını, irinini çıkarıp atamadığı için hala avuntularını başka kollarda arıyor, bulamayışına ; başarısızlığına da başka bir ad takıyordu: hovardalık. Henüz o “hovardalık”larla avunamayacağını bilemeyecek kadar toydu hala. Her seferinde dibe vuruyor, çırpındıkça batıyor, onu yukarı çıkaracak “kurtarıcı” kadını bekliyordu.
Herhangi bir yılın herhangi bir ayı, her hangi bir gününün gecesiydi. Şehrin kalabalık sokakları birçok kültürden bambaşka insanlarla doluydu. O şehirde herkeste bir telaş, bir acı, bir bekleyiş ve terk ediliş hikâyeleri vardı. Hepsi birer istasyon insanıydı. En nihayetinde geldikleri gibi gidecekleri dünyadan alabilecekleri ne varsa almadan gitmemeye yemin etmiş, hırslı ve yalnızlardı. Adeta onlara yardım etmek için düzenlenmiş bir eğlence hâkimdi şehrin gecelerine… Hızlı ve yalnız… Konuşulanların duyulamayacağı kadar yüksek sesli müzik ne kendini belli ediyor, müziği dinlemene izin veriyordu ne de “konuşabilmeye”. Sadece sana temas şansı veriyordu iletişimi sağlamak için. İnsanlar hızlı ve tekdüze hareketlerle yan yana dans ediyorlardı. Sınırsız eğlencenin beraberinde getirdiği özgürlük; yalnız aşkları, günübirlik ilişkileri doğuruyordu.
Öyle bir geceydi işte kadınla adamın tanışmaları. Her şey mümkün olan en az sözcükle olmuştu. Dans ederken kadının adama yakınlaşması, dokunmaları ve birkaç cümleden ibaret tanışmaları geceyi kadının evinde bitirmişti nasılsa. Uyandıklarında fark etmişlerdi aralarındaki onca yaş ve konum farkını. Adam nasıl böyle bir evde böyle bir kadınla uyandığına anlam veremezken kadın dönüp bakmamıştı bile adamın yüzüne, alışkındı az kullanılmış tenlerde doyum bulmaya. Adam kendini kullanılmış hissetti kadın sırtını dönüp uyumaya devam ettiğinde. Aceleyle giyinip çıktı arkasına bakmaya korkarak…
--
Bu büyük şehre gelen herkese kapılarını cömertçe açan istasyon, her gün yüzlerce insanı ağırlıyor ve uğurluyordu. Adam, aylar önceki o “tek gece”den sonra yeniden hüzünlenir olmuştu gidişlere, gelişleri gözlediği gibi. Hüzünle el salladı uğurlananın ardından, arkasını döndü ve o yüzü gördü yeniden. Yüzüne acı oturmasa gençliğine şüphe edemeyeceği o kadındı işte aylardır aklından çıkaramadığı, onu dibe vuruşlarından kurtaran.
Bir yıl önce yine bu istasyonda yan yana durduğu kadındı. Onu gecenin keşmekeşinde bulan,tek gecelik gönlüne misafir alan kadındı. Adamın bu tuhaf tesadüfü bilmesi olanaksızdı; onun için yalnızca “o” kadındı işte,onu dibe vuruşlardan kurtaran.
Yanına gidip dokunamayacağı kadar ıssız bir istasyondu, Onu uğurladığı gibi ağırlayamazdı. Orada kısa bir süre konaklamış ve ufak bir tebessümle uğurlanmıştı. Alışmalıydı yalnızlığına, terk edilmiş ıssızlığına. Büyük şehirlerin istasyonu değildi adam, kadının ters yönünde yürüyecekti çaresiz. Kadının onun ardından bakıp ağlayacağını hiç göremeden.
"İstasyon insanları burdalar tesadüfen
Aynı rüyayı görüp ayrı yerlere giden…"
--
İstasyon insanların sadece uğradıkları bir yerdi. Orada kalan insanlar olsa olsa bir gün gideceği kesin olan ya da zaten gidecek bir yeri olmayan insanlardı. İstasyonlar hep çok ıssız,çok yalnızdı. İçinden onlarca hikaye geçen ama bir türlü bir sona varamayan kitaplar gibilerdi. Hep yeni başlangıçlara gebe ama sonları doğuramayan verimsiz bir rahimdi istasyon dediğin.
Kadın kendini büyük bir şehrin istasyonlarından biri gibi hissediyordu. Orada duruyor, bekliyor, ya birilerini ağırlıyor ya uğurluyordu, ama hepsi geçip gidiyordu işte.
Adamsa terk edilmiş bir istasyon gibiydi. Arada bir uğurladıkları olsa da geleni, onun şehrinde konaklayanı olmuyordu pek. Açamıyordu kapıları şehrin girişine, geçit veremiyordu.
--
Kendini masum, genç, heyecanlı genç bir kadın gibi hissettiği yıllar çok geride kalmıştı. Oysa 30unun başlarındaydı henüz. Tutunabilmek adına heyecanını feda etmişti; ancak alışverişlerle sürüyordu hayatı. Elde etmek için birtakım şeyleri terk ediyordu. İsteğini karşılayacak kadar gücü vardı, uzanıp istediği evi, arabayı,işi,elbiseyi ve erkeği alması zor değildi. Ama bunlara sahip olurken aşkı feda etmişti, kimi zaman gururunu hırpalamış, kadınlığını yaralamıştı. Anlık hislerini, arzularını tek gecelik ilişkilerde bulan insanlardan birine dönüşmüştü o da ve aşkın bu büyük dönüşümü onu hızlı bir düşüşle yalnızlığa fırlatıp atmıştı.
Adam, adam denemeyecek kadar çocuktu hala. İlk aşkının acısını, yarasını, irinini çıkarıp atamadığı için hala avuntularını başka kollarda arıyor, bulamayışına ; başarısızlığına da başka bir ad takıyordu: hovardalık. Henüz o “hovardalık”larla avunamayacağını bilemeyecek kadar toydu hala. Her seferinde dibe vuruyor, çırpındıkça batıyor, onu yukarı çıkaracak “kurtarıcı” kadını bekliyordu.
Herhangi bir yılın herhangi bir ayı, her hangi bir gününün gecesiydi. Şehrin kalabalık sokakları birçok kültürden bambaşka insanlarla doluydu. O şehirde herkeste bir telaş, bir acı, bir bekleyiş ve terk ediliş hikâyeleri vardı. Hepsi birer istasyon insanıydı. En nihayetinde geldikleri gibi gidecekleri dünyadan alabilecekleri ne varsa almadan gitmemeye yemin etmiş, hırslı ve yalnızlardı. Adeta onlara yardım etmek için düzenlenmiş bir eğlence hâkimdi şehrin gecelerine… Hızlı ve yalnız… Konuşulanların duyulamayacağı kadar yüksek sesli müzik ne kendini belli ediyor, müziği dinlemene izin veriyordu ne de “konuşabilmeye”. Sadece sana temas şansı veriyordu iletişimi sağlamak için. İnsanlar hızlı ve tekdüze hareketlerle yan yana dans ediyorlardı. Sınırsız eğlencenin beraberinde getirdiği özgürlük; yalnız aşkları, günübirlik ilişkileri doğuruyordu.
Öyle bir geceydi işte kadınla adamın tanışmaları. Her şey mümkün olan en az sözcükle olmuştu. Dans ederken kadının adama yakınlaşması, dokunmaları ve birkaç cümleden ibaret tanışmaları geceyi kadının evinde bitirmişti nasılsa. Uyandıklarında fark etmişlerdi aralarındaki onca yaş ve konum farkını. Adam nasıl böyle bir evde böyle bir kadınla uyandığına anlam veremezken kadın dönüp bakmamıştı bile adamın yüzüne, alışkındı az kullanılmış tenlerde doyum bulmaya. Adam kendini kullanılmış hissetti kadın sırtını dönüp uyumaya devam ettiğinde. Aceleyle giyinip çıktı arkasına bakmaya korkarak…
--
Bu büyük şehre gelen herkese kapılarını cömertçe açan istasyon, her gün yüzlerce insanı ağırlıyor ve uğurluyordu. Adam, aylar önceki o “tek gece”den sonra yeniden hüzünlenir olmuştu gidişlere, gelişleri gözlediği gibi. Hüzünle el salladı uğurlananın ardından, arkasını döndü ve o yüzü gördü yeniden. Yüzüne acı oturmasa gençliğine şüphe edemeyeceği o kadındı işte aylardır aklından çıkaramadığı, onu dibe vuruşlarından kurtaran.
Bir yıl önce yine bu istasyonda yan yana durduğu kadındı. Onu gecenin keşmekeşinde bulan,tek gecelik gönlüne misafir alan kadındı. Adamın bu tuhaf tesadüfü bilmesi olanaksızdı; onun için yalnızca “o” kadındı işte,onu dibe vuruşlardan kurtaran.
Yanına gidip dokunamayacağı kadar ıssız bir istasyondu, Onu uğurladığı gibi ağırlayamazdı. Orada kısa bir süre konaklamış ve ufak bir tebessümle uğurlanmıştı. Alışmalıydı yalnızlığına, terk edilmiş ıssızlığına. Büyük şehirlerin istasyonu değildi adam, kadının ters yönünde yürüyecekti çaresiz. Kadının onun ardından bakıp ağlayacağını hiç göremeden.
"İstasyon insanları burdalar tesadüfen
Aynı rüyayı görüp ayrı yerlere giden…"
2 yorum:
Şarkıya hikayeyi çok iyi uyarlamışsın. Kelimelerindeki benzetmeler çok olgun ve kopmadan devam ediyor. Sendeki bu yazma işi, meraktan öte yaşam biçimini andırıyor. Yani günlük değil, sanatsal dokunuşların var ki, bu da benim ilgimi çekti. İzliyorum seni.
Çok,çok teşekkür ederim Hayalbemol!!!(= Aslına bakarsan çok sevdiğim bir arkadaşımı takip etmesem burada başkalarıyla paylaşmak aklıma gelmeyecekti. Fakat duygularımızı bu şekilde paylaşabilmek çok güzel.Özgürce tartışabilmek,eleştirebilmek ve geliştirebilmek...
Yorum Gönder