4 Temmuz 2009 Cumartesi

but now when i whisper "amado mio"...

Kırmızı,saten elbisemin asimetrik kesilmiş kısmı bacağımı okşuyordu. Yüksek, sivri topuklu ayakkabılarının içinde, daracık elbiseleriyle kadınlar, ve saten açık yakalı gömlekli erkekler birbirlerine sıkıca saırlmış dans ediyor, dans için ayrılmış alanda dönüyorlar, adete uçuyorlar, kıvrımlı hareketler kıvrımlı hatlara nasıl yakışıyor,düşündürüyorlardı. İspanya'nın ortasında gece yanıyordu. Tam da yerindeydim aradığım 3 şeyin: aşk, tutku ve dans.

Geniş bir cadde ara sokaklara ayrılıyor, kıvrılarak yükselen dar uzun sokaklar da dallanıp budaklanıyor, şehir sanki bu caddeden doğup denize dökülen bir ırmakmış gibi kollara ayrılıyordu. Ara sokaklardaki barlardan yükselen müziğin sesine cezboluyor tutulmuş gibi ardından gidiyordum. Şimdi önünde durduğum bu bar ise İspanya'nın gecesiydi...melodi aylardır ayaklarımı ellerimi bağlayan ipleri çözmüş buzumu eritmişti. Tek başıma tango bile yapabilirdim...

Barmenden en sert içkisini rica ettim. Bir dansçının zerafetine ne kadar da ters! Köklerimi koparamadığım sert ve disiplinli ülkemin sert Alman bale hocaları belirdi gözümde. Saçlarımızı sıkıca bağlar,bellerimizi daracık korselerin içine sıkıştırıp saatlerce çalışırdık,pointlerimizle yaşamayı öğrenmiştik. Bazen Fransa'dan hocalar gelirdi, o zaman severdim baleyi,dansın disiplinini de tutkusunu da kavratırlardı...Ama aradığım bu değil sıcaklıktı,sımsıcak bir gecede, kıvrılarak dans etmek...

Başım dönmüştü, kendimi müziğe bırakacak kadar rahatlamış,"point"ın cenderesinden çıkmış latin ateşiyle yanıyordum. O sırada 60 yaşlarında oldukça bakımlı bir delikanlı bana doğru geldi, tanrım bu dansın reveransının olmayışı bile ne güzeldi, gözgöze gelmek yeterliydi...



Bu "genç" adam enerjisini Akdeniz'in doğasından alıyordu,belliydi. Yaşına rağmen oldukça dinç ve enerjikti, pistin etrafında dönüyor hızlıca bir ucundan diğer ucuna adeta uçuyorduk...Pistin sonuna geldiğimiz bir anda beni belimden sıkıca tuttu kendine çekti, gözlerini kırpıp çapkınca gülümsedi ve kollarının arasına doladığı beni hızlı savurduğunda...



başka bir yerdeydim!

Omuzlarına gelen dalga dalga simsiyah saçlarını dağınık bırakmış, kıpkırmızı,aynı benim üstümdeki satenden bir gömlek giymişti, o mesafeyi nasıl uçtuğumu ben bile hatırlamıyorum,sadece bir anda onun kollarındaydım.

Sanki sözleşmişler gibi barmen parçayı değiştirdi. Bir "tango flamenco" ezgisi yükseldi, İspanya'nın flamenko tutkusu ile Arjantin'in asil ama ateşli tangosunun aşkıydı. Öyle yakışıyorlardı ve öyle tutuklulardı ki birbirlerini ikisini ayrı düşünmek tango flamenco dinledikten sorna mümkün değildi...

Ani bir hareketle bana yön verdi, dansı yeni öğrenen küçük bir kadın gibiydim, sadece gözlerimin içine bakıyordu ve ben kollarıyla, yüzünün eğimi, göğsünün bana dönüklüğüyle ne yapacağını kestirmeye çalışyor olsam da ona uyum sağlamakta hiç zorlanmıyorum. Onun küçük bir uzvuydum da onunla yaşamayı yeni tecrübe ediyor gibiydim.
Nasıl da başım dönmüştü...Barmenin verdiği içkinin etkisi mi, baş döndürücü latin havası mı yoksa bu kendinden emin ve sertçe gözlerimin içine bakan adam mıydı başımı döndüren?

Buraya ne kadar yabancı olduğumu anlamış ve pervasızca girip dans etmiş olmam mıydı onu böyle sert ve asice bana kafa tutmaya yönlendiren? Girmemem gereken bir alana mı girmiştim? Yoksa sıcak Akdeniz insanları misafirlerini böyle mi karşılıyorlardı?

Kalbim çarpıyordu, ellerim terliyor, nereye bastığımı bilmyordum ve gözlerimi alamıyordum ondan.
Biraz dikkatli bakınca hayatımda gördüğüm en yakışıklı erkek olduğunu farkettim ve neresi olduğunu bile bilmediğim buradan ayrılmak istemediğimi...
Zaten ait olduğum bir yer hiç olmamıştı, ne ülkem ne ailem ne de bir erkek!
Ama hayatımda ilk defa ilk defada olmuştu sanırım...
Adamın sert bakışlarını işte o anda anlamıştım, müziğin sonunda beni kendine doğru çekip, gözleriyle o şarkıyı söylediğinde...
Aşıktım!

"amado mio
love me forever
and let forever begin tonight"

12 Haziran 2009 Cuma

intihar mektupları

Özlem'in güncesi

01.06-"Zamanın eli değdi bize,çoktan değişti herşey,aynı değiliz ikimiz de..."
Dudaklarından arta kalan bardağa bulaşmış şarap izlerinin,o büyük kadehin ardından bakınca ne kadar eskimişti herşey. Puslu, sarı ve de tozluydu anılar. Ağzımda mayhoş bir tat vardı,belki şaraptan. Sahnedeki kırmızı elbiseli derin yırtmaçlı kadına boş gözlerle bakıyordun. Bakmasaydın da seni kıskanmayacaktım zaten. İçimizdeki hareket eden herşeyi durdurmuş,öldürmüş gibi yaşlıydık,ölüydük.
Ruhlarımızın ağırlığından mıdır, bize ağır geliyordu bedenimiz. Uyanıp sevişmeye takati olmayan iki yaşlıydık,ölüydük.

15.07- "Zaaflarına bir gece,hatalarına bir nilüfer..."
Sana bir şey söyleyeyim mi umurumda bile değilsin. Gerçekten saçma bir alışkanlıktan ibaretsin Ege.
Bugün seni aldattım. Bittiğinden emin olmak istedim. Artık sadece acıyarak ve boş boş bana baktığını görmeye dayanamayacağım çünkü. Ben de varım işte, sadece sen yoksun bu ilişkide. Beni aldattığına eminim. Etrafımdaki tüm insanlar buna şiddetle karşı çıksa ve benim bir paranoyak olduğumu düşünseler de, sen bana benim hayal gücümün çok geniş olduğunu söyleyip, bu saçmalıklarım yüzünden uzaklaşsan da, sanki bilmiyoruz altında yatan nedenleri. Bi akıllı sen misin be! Hıyaroğluhıyar. Kasadaki kadın, restauranttaki arkadaşın, sekreterin ve hatta menapoza girmiş yan komşumuzla bile ilişkin olduğunu biliyorum. Ben buraya ait değilim. Siz insanlar hepiniz çok kirlisiniz ve siz beni haketmiyorsunuz. Tam bir aptalsın çünkü bugün seni en yakın arkadaşınla aldattım.

30.08-"Artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını"
Benim için her çırpınışında daha da uzaklaşıyorum senden. Beni sevmediğinden korktukça buna inandıkça ve emin oldukça uzaklaşıyorum. Beni bırakmayacağını söylesen de gözlerinde görüyorum bunu. Bittiğini daha ilk günden beri,içten içe hissediyorum. Bana acımanı istemedikçe acıtıyorum kendimi. Hiç olmasaydım daha mı mutlu olurdun acaba?

02.09-Söyleyecek birşey yok. İki yabancıyız artık. Geri dönecek bir yolum yok bir daha olmayacağını biliyorum. Bitti. Gitmem gerek. Seni özgür bırakmalıyım. Ben bu dünyanın insanı değilim. Hep mutlu ol Ege, hoşçakal.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Senden başka kimsem yok,gitme.

Arkamdan sessizce,hiç çaktırmadan süzülerek geldin.
Tenin pürüzlü ama olgundu. Yaşlı bir güzelliğin vardı gözlerinde, acıları çekmiş,sindirmiş,ezmiştin.
İçindeki o sinsi küçük çocuk bakiydi hala da aslında sanki sen o nedenle hayatıma girmiştin. Acı çektiysen ben de çekmeliydim.
Dokundun sırtıma, yavaşça, ama kederli.
Az sonra herşey olabilirmiş gibi birbirimize baktık.
Geleceğini bildiğimden şaşkın değildim
Sanki sonu bilinen masal gibi
Metaforlarla dolu bir öykü gibi
Korktuğum başıma gelmiş gibi.
İlk günkü gibi karşımdaydın...
Sevgilim miydin dostum mu hiç anlayamadım.
Saçlarının tuzu yaktı gözlerimi,tenine karıştım. Ruhum sensiz ne kadar dolu,rengarenk ve bozbulanık bir çiçek bahçesi
Sen yıkıyorsun arındırıyorsun beni tüm aburcuburlarından bu dünyanın
Sana mecburum sana sözlü sana yeminli
İstemesem de seninle evli,
Güvenebileceğim herşeyim,
Yalnızlık.

Kupa Kızı Sinek Valesi 2

Klinik,Öğleden sonra 2, Uzm. Psikolog Rüya Ersan,Ege,Sekreter

Ege sabırsızca bekleme odasında oturmaktadır. Bir kadın ve adam hiç konuşmadan oturmakta. Diğer bir koltuktaysa bir kadın bekleyenlere sıkıntılarından bahsetmektedir. Burası bir psikoloğun kliniğidir. Her gün farklı sorunlarla farklı "hasta"lar gelmekte ve ruhlarını iyileştirmek için "tedavi" görmektedirler.

Sonunda içeri giren orta yaşlarda oldukça bakımlı bir kadın Ege'yi seslenir. Ege kalkıp içerideki odaya geçer...Ve dakikaların aktığını görürüz.

Ege: İşte aynen böyle Rüya Hanım. Artık çok daha sık görüyorum böyle rüyalar...Yani tamam evet uyuyabiliyorum artık;ama rüyalarım da aynı şekilde garipleşmeye başladı. Bazen tam uyandığımda hatırlıyorum ama yazana kadar biryerleri yarım kalıyor...Gerçekten emin misiniz bu yolun işe yarayacağından?

Rüya: Egecim, bak...

Ege: Hem kim oluyor bu kız? İskambil kağıtları imalı sözler ve hep aynı yüz. Hayır hayatımda öyle bir yüzü önceden görmüş olsam...

O sırada Ege'nin sözünü kapının sertçe açılması böler, içeri oldukça abartılı giyimli bir kadın girer. Kadın kliniğin sekreteridir. Çayları bırakır, çıkar. Ege sözü kesildiği için çok gerilmiş, zaten ilişik oturduğu koltuğunda diken üstünde durmaktadır.

Rüya: Ege biliyorsun bunlar bilinçaltının yansımaları tamamen. Belki de Özlem'in ardından yalnız ve sadece içinde geçen onca aydan sonra artık farklı bakmaya başladın dünyaya. Bunun isteği ile bu tarz rüyalar görüyorsun.

Ege:..ama bu rüyaları görmek istemiyorum ben!!!Başka birisini de istemiyorum.

Rüya: Aslında ne istediğimiz ne söylediğimizle belli olmaz Ege, nasıl davrandığımızla belli olur. Senin rüyaların bilincinin gizli köşelerinde oluşan düşünce kırıntıları ile şekilleniyor. Belki de Kupa Kızı'nı daha önce gördün ve hatırlamıyorsun, hatta beğenmiştin. Belki de Özlem hayatındayken ilgini çeken bir kadındı ve şimdi bunun suçluluğu ile rüyalar yakanı rahat bırakmıyor. Çok gerginsin Ege...Rahatlamaya ihtiyacın var, ve ölümün paslarını üzerinden atmaya. Sen ölmedin Özlem öldü. Ve seçimi o yaptı unutma.

Melike'nin evi,gece 2,Melike,Ege,Özlem
Ege kan ter içinde beyaz çarşafların içinde yatmaktadır. Melike Ege'nin hemen yanında sırtüstü uzanmış,ölü gibi yatmaktadır.

Ege: ve seçimi o yaptı unutma,ve seçimi o yaptı,o,yaptı,o yaptı,seçti,seçti,O YAPTI!!...gitme...seçtin ve kaybettin, Özlem! Özlem bırak boğazımı,ölüyorum,seçtin,bırak,boğazım...yaptın sen...seçtin!!!

Özlem: Bitti. Gidiyorum artık.

Ege: Bırak boğazımı...gitme..sen seçtin...Hayal...Hayal!!!

Ege'nin evi,gece 2, Ege, Rana

Ege kan ter içinde beyaz çarşafların içinde yatmaktadır. Melike'nin arkadaşı Rana yüzü Ege'ye dönük uyumaktadır. Ege aniden uyanır. Nadiren kapattığı gece lambasını yakar. Not defterini çıkarır ve rüyasını yazmaya başlar. Sonuna bir de bir kadının resmini çizer. Işığı yanık bırakıp yatar.




27 Mayıs 2009 Çarşamba

Kestiiik.Stop.-Kaldığı yerden devam edecek miyiz çekime?

Bize ayrılan zamanın sonuna çoktan geldik.
Kestiiik.Stop.
Işıklar söndü
Seyirciler gitti
Biz hep bizbizeydik de
Şimdi tükendik.
Senin için yollar yaptım,
Kaybolma diye kırıntılar serptim,
Ama sen yine de
Şimdi yürü o yoldan ve git
Giderken kırıntıları da topla...

24 Mayıs 2009 Pazar

hikaye taslak

çocuklar arasında en çok misketi olan aliydi.hem de öyle güzeldi ki renkleri.Ali yuvarladıkça misketler koşar,güneşin ışığında parıl parıl dönerlerdi. Nazlı alamazdı gözlerini bir o misketlerden bir de Alinin o misketler gibi olan boncuk mavisi gözlerinden.Nazlı Ali'ye aşıktı.
Nazlının o ipek saçları yumuşacık sesi. Kızlardan en sakini oydu. Uzaktan yemeğe çağıran annesinin sesi....Ali Nazlı'ya aşıktı.
"Bir zamanlar aşık olmuştum ama şimdi ismi neydi unuttum Bodrum Bodrum"

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Sakın gelmei hazır değilim deliyim kaç gündür, lodosum tuttu poyrazım soğuk...

Bir uçurumdan düşmek gibi miydi seni sevmek...
Hayır.
Sen uçurumun kenarında, hala düşmemiş olmanın verdiği mutluluktun...vereceğin huzur da en fazla bu kadardı işte.
Sen uçurumun kenarında her an düşebilecek olmanın korkusuydun.
Kaçıp gitmenin nedeni bu korkuyken, korkunun yaratıcısı da sendin, sevgilim. Kendinden kaçtın,kendi düşüşünden.
Potansiyeli o kadar yüksekti ki düşebilmenin, senin kıyında; aşkın verdiği enerji buradan geliyormuş anladım.

Düşmekten ne kadar korkuyorsam, düşüp kurtulmayı da o kadar istedim. Özgür ruhum duygusal işkencelerine göre değildi. Her kendimi atışımda kurtardık birlikte bizi...O gün gelene dek.
Öyle bir gün geldi ki, ellerinle ittin beni aşağıya...düşüyordum, ama ne düşmek.
Rüzgarın uğultusu kulaklarımı hızıyla yırtarken öyle bir andı ki,artık daha fazla acımayacaktı.
Batıp o hızla çıkmaktı yapacağım,planlamıştım.
Olamaz!!! Hayır, yine tuttun beni.
Düşmeme ramak kalmıştı oysa ki.
Yine tutmasaydın geri çıkardım belki
ama tuttun.
Ve yakındı ikinci düşüşüm...
Yine düştüm.
Orada enkazımla bıraktın ya beni
Geri çıkamazdım.
--
Bir daha düşmeyeceğim.
İnsan çıkamadığı yerden nasıl düşebilir ki?

21 Nisan 2009 Salı

Kupa Kızı Sinek Valesi 1

Dış ses:
O kadar ıssızdım ki. Bunun için romantik bir filmde iyi kızı terk eden kötü adam olmama lüzum yoktu. Veya hayatın türlü türlü acılarından geçmiş bir berduş olmama da...Sadece acıyordu işte,biryerlerim acıyordu dokunduklarında ve sağırdım duymuyordu kualkalrım bağırsalar da. Etrafımda gitgide artan bir yığın,bense onlara sırtımı dönmüş sessizce uyuyordum. Uyanacağım günün yaklaştığını hissediyordum...Aşk beni uyandırmamak için sessiz adımlarla kapıya doğru gelse de eşikte ışığı yakacaktı,...eninde sonunda,biliyordum.

Ege'nin yatakodası, gece saat 3

Bir haykırma sesi duyulur ve Ege uyanır.
Yanıbaşında gece lambası yanmaktadır.
Bir rüya görmüş ve korku içinde uyanmıştır. Derhal yanındaki komodinden bir defter ve kalem çıkarır. Rüyasında gördüklerini not alır.
" Yine o aynı barda,yine bizim ekip. Melike saatlerdir bir deste kağıdı karıyor. Birden kağıtlar akıyor ellerinden,açılıyor. 'Kupa Kızı Sinek Valesi' diyor bana. 'Tatlım,sonunda,yeniden!' Tam o sırada Melike kumral,yeşil gözlü bir kıza dönüşüyor,kız ellerimden tutuyor,bir ışığı açıyor ve odaya giriyoruz. Sonra bir uçurumdan düşüyorum."
Ege ışığı kapatmadan yatar.

Fatum's Pub,Cumartesi gecesi,Ege,Melike,Uzay,Garson ve Diğerleri
Dış ses:
Kalabalık içinde yalnız olmak,işte tam da böyle bir klişenin ortasındaydım şimdi. Yıllardır süregelen dostluğumuza rağmen her cumartesi o masada o kadar uzaktık ki birbirimize,masanın öbür ucunu bırak,yanındakini bile duyamıyordun. Çünkü yanındakini yaşamıyor,anlamıyor,dinlemiyordun. Hepimiz, ya terk ettiğinden ya da terk edildiğinden yalnızdık,tek başında dört yanı ıssız birer adacık.

Kalabalık bir yola bakan bir barın bahçesinde uzunca ve kalabalık bir masa vardır. Bağırışmalar,kahkahalar yükselen masada, Ege ve Melike'nin diyaloğuna odaklanırız.

Melike: Nasıl yani yaaaa,Egeee oolum!! O kadar ayarladım kızı sana,ne cilaladım paketledim seni biliyor musun? O hatun kaçmazdı cidden ve sen ertesi sabah evine yolladım diyorsun bana gelmiş yaa!! Kız mü-kem-mel,tam evlenilecek hatun ve hatta istersen evlendikten sonra eğlenebilirsin de. Ama karşıma geçmiş,olmuyor dedin yani. Aşk dediğin bu dostum. Güzel mi,zengin mi kültürlü mü. Daha ne bee? Of be Ege'm of!
Ege: Melike 'o'ndan sonra korkuyorum. Ve mükemmel tanımlarımızın seninle uyması gerekmiyor. Hem bazı şeyler kader. Olmuyorsa olmuyor.
Melike: Kader diye birşey yok bunu aklına sok artık. Özlem'in intihar etmesi bir kader miydi sanıyorsun? Bak söyletme beni şimdi. Neyi istersen onu ararsın ve bulursun Ege. Seni bırakmayı seçti. Uyan artık.

Ege'nin gözleri dolar. Hiçbirşey söylemez. Uzay, Melike'ye sinirli bakışlar fırlatır. Melike de karşılık verir.

Melike: Bak,canımsın,ciğerimin köşesisin ve bu halin beni üzüyor. Hayat devam ediyor. Ve kendi seçimlerinle yönetiyorsun hayatı. Kendine gel artık...Hem bak ben hissediyorum biliyor musun birisi çıkacak karşına. Gel fal bakayım sana, kahve isteyelim.
(Garsona)Pardon bakar mısınız?

Garson: Buyrun efendim
Melike: Orta kahve iki tane
Garson: Melike Hanım, kusurumuza bakmayın, mutfağı kapattık,tadilat var sadece bar hizmet veriyor.
Melike: Aaa olmadı ama yaa,o zaman..iskambil kağıdı,o var mı?
Garson: (şaşırır) Sanmıyorum ama sorayım efendim
Ege: Melike tozuttun ne işi var kartın burada?

Ege irkilir. Rüyasını anımsar. "Ne işi var iskambil kartının barda?"

Klinik,Öğleden sonra 2, Uzm. Psikolog Rüya Ersan,Ege,Muhabbet Kuşu,Sekreter

Ege sabırsızca bekleme odasında oturmaktadır. Bir kadın ve adam hiç konuşmadan oturmakta. Diğer bir koltuktaysa bir kadın bekleyenlere sıkıntılarından bahsetmektedir. Burası bir psikoloğun kliniğidir. Her gün farklı sorunlarla farklı "hasta"lar gelmekte ve ruhlarını iyileştirmek için "tedavi" görmektedirler.

....Arkası yarın....








11 Nisan 2009 Cumartesi

23:23

boğuluyorum.

4 Nisan 2009 Cumartesi

"Başka yüreklerde mutlu olmadım,yaşayamadım"

Özgürlük
Benim küçük yaramaz oğlum,sanki daha doğarken ona gebe olduğum.
Kanatlara ihtiyacım yok,
Bir güneş ışığı kadar hızlı ruhum.
Heryer benim
Ben hiçbir yerim
Ve aynı güneş ışığı kadar da sınırsız,
Her uçta gezebilirim
Özgür'üm ben,onu ben doğurdum.
Başka bir bedenle birleşip yaşamam olanaksız
Ancak ve ancak aşk tutsak edebilir beni
O da gelir zamansız,ansız.
Ondan aşkın acı vermesi,ruhumun kuyruğu sıkıştığından.
Ama bilemezsin ki özgürlüğü parmaklıkların ardına kapatılmadan.

1 Nisan 2009 Çarşamba

Le Fascisme

Bazen bedenimdeki her hücreyi tek tek sıkıp ezmişler gibi hissediyorum.
O yüzden kuru ve küçücük kalıyor bedenim.
Küçülüyorum.
Bazen tüm hücrelerimi tek tek ben ezmek istiyorum.
Ya da ayıklamak.
İçlerinden ezilmiş,yıpranmış,kullanılmış,
Ağlatılmış,
Aldatılmış,
Kandırılmış,
Susturulmuş
olanlarını ayıklayıp,
daha sağlıklı bir beden yapmak istiyorum.
Bir nevi kafatasçılık yani.
Verimli olmayanları elemek usulu ile toplu imha.
Hatta faşizm bile denebilir.
Faşistim ben.
Yani.

30 Mart 2009 Pazartesi

Günaydın Türkiye!

Sanırım hayatta rastlamaktan,başbaşa kalmaktan en çok korktuğum şeylerden biri cehalet.
İnsan ilişkilerini,toplumu veya hayatta başarıyı olumsuz etkileyen hırs,kıskançlık,düşmanlık,dedikodu,acizlik,yeteneksizlik,güvensizlik gibi şeylerden daha da fenası cahillik.
İnsanın dünyaya bu kadar kör oluşu değişmedikçe,zaman ilerlerken yaşam geriye sarıyor.
--
“Gerçek kurtuluş ancak cehaletin ortadan kaldırılmasıyla olur. Cehalet kaldırılmadıkça toplum yerinde kalıyor demektir, yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir.”
Mustafa Kemal Atatürk

29 Mart 2009 Pazar

...

Yanacağını bile bile
Ateşe doğru giden
Ateşböceği gibi
Geceleri yalnızlığımda parıl parıl,alev alev
Yanıyorum.
Yüzünü her günün şafağında
Güneşe dönen çiçekler gibi
Bu sefer aldanmayacağım sana
Açmayacağım bu sabah
Dün gece yandım,
Ama bu sefer etrafımı aydınlattım.
Gündüzün güneşi sensin
Bununla barıştım
Ama geceden korkuyorsun,
Saklanıyorsun sen.
Bense gecenin baş balerini,
Tek aydınlığıyım
Bir kere yandım,
Artık karanlıktan korkmuyorum.

28 Mart 2009 Cumartesi

seni seviyorum Mimi...Kalbimi Çalan Eylemsel Hareketler Nelerdiiirr?

Ben bu mim işini çok sevdim, oturup düşünüyorum,kimler ne düşünüyor görebiliyorum,öğreniyorum,büyüyorum,harika!!(=
Hayalbemol beni “Kalbinizi çalan eylemsel hareketler “başlığında mimlemiş. Mutlu bir beraberlik için karşı cinsten beklenilenler neler bunları sormuş iyi ki de sormuş (=
Bence bu konuyu farklı açılardan bakarak değerlendirmemiz lazım. Mutlu bir beraberlik için ne istiyoruz temel olarak?
Uyum içerisinde yaşanan sevgi, saygı, huzur ve anlayış dolu bir beraberlik mi?
Seni her sabah yataktan fırlatan, iştahını kesip uykularından eden, ortalıkta aptal aptal sırıtmana yol açan tutkulu bir aşk mı?
Yoksa ikisi bir arada da olur mu??
Bilmiyorum:)
Ama öncelikle tutkulu aşktan bahsetmek gerekirse, sınırların olmadığına inanıyorum. Aşk için “aranılan özellik” diye bir şey yok bence. Aşık olduğunuz kişiyi zaten sorgulamadan “aradığınız kişi” yapıyorsunuz. Aşk bir görme kusuru diye bir laf var, bir bakıma doğru. Olayların, kişilerin tüm olumsuz özelliklerini atıp, ideal bir durum yaratıyor beyin. İnsan sorgu-suali bırakıyor kendini kuş gibi hafif hissediyor. Sevginin sorumluluğu ve sistematik ilerleyişinden çok çok farklı… O nedenle aşk ile doğan mutlu bir beraberlikten yola çıkıyorum bu mimde.
Ben aşk için Hayalbemol’un bahsettiği kaçan balık kovalanırmış yasasına biraz inananlardanım. Bunun çok basit psikolojik bir açıklaması var. Biz insanlar egolarımızla yaşıyoruz. Egosuz olmak diye bir şey yok hepimizin bildiği gibi. Sadece kimimizinki yüksek kimimizinki dönem dönem değişiklikler gösteriyor. Haliyle ego bu kadar mühim bir şey olunca aşkı da vuruyor: Eğer beğenilen size her şeyi altın tepside sunmuyor, her an kaybolabilir bir siluet olarak aşkını sunuyorsa size ulaşılmaz gözüküyor. Ardından bu “ulaşılmaz”ı gözünüzde yüceltmeye başlıyorsunuz (aşkın görme kusuru burada devreye giriyor) Eğer o ulaşılmaza sahip olursanız onu yücelttiğiniz noktaya siz de çıkmış olacaksınız bu nedenle onu kovalamak birincil mesleğiniz haline geliyor. Elbette aşk bu kadar basit değil; ama onu oluşturan psikolojik etmenlerden küçücük minicik bir kısmı bu ve önemli bir adımı.
Bu nedenle benim ve bence herkesin aşık olma sürecinde gereken ilk durum bu, biraz heyecan:)
Bunun dışında bilim adamlarının hormonal olarak yorumladığı ama benim pek de inanmadığım tutku durumu var. Tutku şart bence aşk için.
Biraz mesafe biraz özlem biraz kimyasal uyum, çekim lazım. Ama işte kek yapar gibi şu kadar un bu kadar şeker koydum aşk oldu olmuyor. O yüzden ben rüzgâra bırakmaya bayılırım kendimi aşk gelip beni buluyor eğer arıyorsam…
Ama aşkla başlayan o büyülü mutluluğun heyecanının bittiği bir yer oluyor, mutlaka oluyor bu da yine egolarımız dengelenmesi, alışkanlıklarımız, huzurumuzla alakalı. (Ne var ki insanoğlu adrenalini arıyor, o nedenle aşk lazım aşk, aşk diyorum:))
“Mutlu bir beraberlik için gerekenler” reçetesine gelince,bunun çok da sabit kurallar dahilinde olabileceğine inanlardan değilim aslında…Dönemden döneme kişiden kişiye değişiyor bence...Ama hayatımın şu döneminde bakacak olursam iletişim becerileri mutlu beraberlik için birinci şart bence. Çünkü ne kadar harika bir çift ve mükemmel bir aşk hikâyesi olsa da çiftler bunu birbirlerine doğru ifade edemedikten sonra işler Türk filmine dönüyor birçok zaman. Bunun dışında iletişim becerileri kuvvetli olması benim için önemli çünkü ben kendini iyi ifade edebilen, eğlendirmeyi ve düşündürmeyi becerebilen erkeklerden etkilenirim. Hayat her zaman kolay değil ve sizi güldürmeyi becerebilecek bir erkek en gülemeyeceğiniz zamanlarda bile “hiç güleceğim yoktu” dedirtebilmeli…
Bir ikinci beklentim duygusallık, sanatseverlik ve entelektüel bakış açısı. Benim erkekim çok zeki olsun diyenlerden değilim. Zekâya büyük bir hayranlık duyarım fakat bu kişinin kendi edindiği değil doğuştan sahip olduğu bir özelliğidir. Ama duygusal zekâ ve entelektüel bakış açısı şahsın kültürü, bilgi birikimi ve duygusallığı ile ilintilidir ki böyle bir erkek bence tadından yinmez. Oturup okuduğum kitap hakkında ateşli bir şekilde tartışamayacak ve birbirimizi geliştirecek orijinal fikirler bulamayacaksak, hayatı paylaşamam çünkü yerimde saymaktan çok sıkılırım. Her gün ben yeni bir şey öğrenmeye bakarken onun da bunun için hevesli olmasını beklerim. Ayrıca sanat zevki olan birisi estetikten ve hayatı keyifle yaşamaktan anlıyor demektir. Estetikten anlamasını isterim çünkü hayatın anlarda saklı olan mutluluğunu oluşturan budur. Ayrıca adam beni seçmiş herhalde estetikten anlamalı: P(Şaka:))
Felsefe insanı insan yapan bir şeydir. Bir erkekte olaylara değişik açılardan bakma,sorgulama,düşünme becerisi ve hayata soru sorma cesareti yoksa ona olan saygımı yitiririm. Hiçbir düşünceye körü körüne bağlı olamam ve olanla da hayatı paylaşamam.
Özgürlüğümü kısıtlamaz, yaşadığım hayatın tek kişilik sahnelerinde bağımsızlığıma karışmaz bana saygı duyarsa mutlu ve uzun soluklu bir beraberlik olabilir. Buna rağmen beni umursamalı, kıskanmalıdır elbette ancak bana olan güvenini aşmayacak bir biçimde ama zaten aşkın gereği budur. Kıskanmak elden gelmeyen içgüdüsel bir şeydir ve eğer birazcık mesafe var çiftlerin özgürlüğünde kısıtlanma yoksa aşkın ömrü uzun olur. Çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla “senin” değildir, bu doğaldır, ama bu heyecan ve korku yaratır. Adrenalin aşkı taze tutar:)
Nerede nasıl davranacağını,ne söyleyeceğini,ne içeceğini nasıl giyineceğini bilmelidir. Görgülü olmak çok önemlidir. Çünkü bana göre hayatta en önemli şeylerden biri bu dünyadan gittiğimizde arkamızda bıraktığımız insanların bizi saygıyla hatırlaması,bunun için de bazı toplumsal sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekli…
Herkesle iyi anlaşmak zorunda değil ama insan ilişkileri kuvvetli olmalıdır. Kimse şikayet eden ve geçimsiz birisini sevmez…Hayata pozitif bakmalı!! Hele ki benim gibi anına göre enerjisi çok çabuk düşebilen birisine kesinlikle bir Mr. Polyanna lazım:)
İşinde başarılı olması,çok para kazanması,iyi bir evi iyi bir maaşı olması önemli değildir. Ama çalışkan,azimli ve kendini geliştirmiş olması çok kıymetlidir. Elbette aynı kültür ve aynı tabakadan gelmek çok önemlidir iyi bir uyum için;fakat ben kolejlerde okumuş çok imkanlı bir ailenin boş gezen oğlu yerine kendini geliştirmiş,olduğu yerden başka bir noktaya taşımış bir kişiyi tercih ederim!!
Hayat tecrübesi konusunda cv’si kuvvetli olmalıdır!!!! Bir erkeğin kadın ruhundan anlamsı çok önemli,kadını mutlu edebilmesi içn. Bu da okumakla olmuyor işte. Hepimiz yaşayarak acı çekerek ve çektirerek öğreniyoruz hayatı. O nedenle hayata yeni gözlerini açmış,beni anlamayan ilişkinin doğasını çözememiş bir adamı büyütmek istemem. Kendimi zor büyütüyorum zaten:) Bence mutlu bir ilişki,huzur ve uyum için tarafların tecrübe dengesi çok önemli. Sonuçta çok tecrübeli bir kadın, kçük bir oğlan çocuğunu boğacak,ikisi de birbirinden kaçacaktır:) Abartmamak arayı açmamak lazım(=
Sosyal yönden aktif olmalıdır,toplumsal konularda duyarlı olmalı,yazmalı,çizmeli okumalı,hatta işi,ailesi,dostları ve ben dışında ilgilendiği bir şey mutlaka olmalıdır. Mesela enstrüman çalan veya Tema’da gönüllü çalışan bir erkek her zaman saygı uyandırmıştır bende. Kendisini hayatın zorunlulukları dışında bir alana adamış,boş boş oturmamıştır. Evet kesinlikle lazımdır. Dır.
Ne kadar çok şey istiyormuşum:) Sen bunları istiyorsun da sende var mı diye sorabilirsiniz. E ben mükemmeliyetçiyimdir her zaman en uzaktaki yıldıza gözüm takılı yaşarım. Fakat yine de yukarıda sayılan “mutlu bir ilişkinin reçetesi” her an yırtılıp atılabilir. Çünkü bence kaç yaşında olursak olalım sevgiye dönüşecek tüm ilişkilerin başı aşk ile başlamalıdır. Aşk ise “reçete mi o da ne” dedirtir insana:) Fakat tutkulu bir aşkın huzurlu ve daimi bir sevgiye dönüşmesi için ,en azından benim için bahsettiklerim de olmalı bea sevgili okuyucular(=
Buradan beni mimlediği için çok sevgili Hayalbemole teşekkürlerimi sunuyor çok konuştuğum için özür diliyorum. Her ne kadar sürç-ü lisan ettiysem affola(=
Mimliyoruumm(=
böcek
Agül!
Rigor Mortis

27 Mart 2009 Cuma

Franche kimdir nedir? Bkz. Sevgili Mimi,...

Ben birazcık yeni olduğumdan yeni yeni tanışıyorum mim kavramıyla:) Ama fakat lakin, buraya geliş amacım paylaşmak,tanımak ve çoğaltmak olduğundan HayalBemol’un beni mimlemiş olmasına çok sevindim feci geçen haftamın güzel bir bitişi oldu:)
Mimin konusu ise maddeler haline kendimizi tanımlamak. Benim için çok zor:) Bir kere ben kısa cümle insanı değili bu biiir,bir de kendimi anlatmaya başlarsam susamam iküüü(=
Yalnız, been kimim diye - maddeler halinde - düşünmeye vaktim olmamıştı uzun zamandır doğrusu,sıraladıkça netleştim ben de,kendimi daha net gördüm o yüzden ikinci bir teşekkür yine Hayalbemole gidiyooor:)

Franche kimdir nedir yenilir içilir mi yenilir yutulur mu napılır?

*Her şeyi fazlasıyla sorgularım,enine boyuna düşünür,net bir düşünceye varana kadar huzurlu uykular uyuyamam.
*Kolay risk alamam ama sabırsızımdır; o yüzden çabuk ve doğru kararlar verebilmek için tüm olasılıkları hızlıca zihnimde hesaplarım, en az zararlı olanı seçmeye çalışırım. Ama yine de hiçbir zaman çabuk karar veremem, kararsızımdır.
*Bebek pembesi denilen rengi seven bir kız çocuğu olmamışımdır hiçbir zaman.
*Çevremdeki birçok insana hayatımda olan olayları anlatmaktan sakınmam. Ne kadar zararını görsem de yaşadıklarım ve düşüncelerimle barışık olmuşumdur. Arkasında dururum ve insanlara ne yazık ki biraz fazla güvenirim.
*Hayatımda fikirlerine önem verdiğim kişilere her zaman danışırım. Bunu biraz sorumluluk paylaşmak gibi görürüm çünkü sorumluluk almayı çok sevmem. Yine de hep aklımdakini yaparım en sonunda, kim ne demiş olursa olsun:)
*Birçok kadının aksine çok hızlı hazırlanırım, genelde hayatıma giren erkekleri- babam da dâhil olmak üzere- kapı önünde ben beklemişimdir.
*Özgürlüğüme çok düşkünüm. Eğer herhangi bir biçimde bana müdahale varsa çok gerilirim ve olaylar, insanlar ve mekânlardan zihinsel olarak uzaklaşırım.
*Uzun zaman boyunca körkütük yaşanan aşkı reddedip hayatıma almak istemesem de, bu kadar mantıklı ve garantici olmanın insanı acılardan korumadığını gördüğümden beri tam bir aşk insanıyım. İnsanın hayattan huzur beklediği bir yaşa kadar durulmak niyetinde değilim. Ben birazcık çapkınımdır.
Tam bir “kitap çapkınıyım”. Bu lafı da yeni buldum(= Evde bir sürü güzel ve okunacak kitabım olmasına rağmen dışarıya çıktığımda, düşünmeden arsızca satın almak istediğim tek şey kitap. Gözüm doymuyor hepsini istiyorum.
Ben sanat aşığıyımdır. Tiyatrocu olmayı çok istemiş olmama rağmen mühendislik yolunda ilerlemekteyim; fakat sanatın her dalıyla yakından ilgiliyimdir. Piyano çalarım, edebiyatı ve yazı üretmeyi çok severim. Çok yeteneksiz olsam da danstan ve sahne sanatlarından büyük keyif duyarım. Ayrıca son dönemlerde sinemaya büyük bir ilgi beslemekteyim, çok amatörce de olsa film senaryosu yazmaktayım.
Çok çabuk sinirlenir, öfkemi kontrol etmekte zorluk çekerim. Hataları unutmam ve kırgınlığım baki kalır ama affederim, kin tutmam.
İnsanların güçlü karakterleri, doygun ve olgun tavırları beni çok etkiler; ancak insanoğlunun fiziğine önem göstermesi gerektiğini düşünenlerdenim, çünkü sanatı ve estetiği severim. (Gelgelelim ki ruhlar âleminde yaşamıyoruz: p)
Psikolojiyle yakından ilgiliyimdir(bir diğer ideal mesleğim de buydu; ama seçmedim!), insanları egolarının yönettiğine yürekten inanırım. Aşkı oluşturan sebeplerin en başında egonun geldiğini savunurum.
Birçok kişinin tersine, mutsuzsam eğer yeme içmeden kesilir, kilo veririm.
Strese girersem sağlık problemi olarak belli ederim, asla kendiliğinden hissetmem.
Hayatta insanın tutkuyla yapacağı bir şeyi olmasına çok önem veririm. Her iş tutukuyla yapılıyorsa güzeldir bence. Buna yemek yapmak,sevmek,bir insanla bir ilişkiyi yürütmek ve hatta akşam eve dönerken müzik dinleyerek yürümek dahil.
Ruhani şeylere pek inanmam. Yeni yeni inanmıyorum daha doğrusu. Her şeyi organize eden “büyük güç”ün olsa olsa doğanın düzeni olduğuna ve sabit gerçeklerle açıklanabileceğine inanırım.
Yolda yürürken,bir kafede otururken,herhangi bir yerde herhangi bir şeyi yaparken bile hep bir film karesi gibi görürüm hayatı. Özellikle müzik dinliyorsam küçük filmciklerimi oluşturur hemen aklımdan hikayeler yazarım.
Her yaşadığım duyguyu uç noktalarda yaşarım,bunun beni üretken yaptığına inanırım. Küçük acıları çekmekten kaçınmam,beni olgunlaştırmasını ve beni üretken yapışını severim.
Hava durumunun değişimi bile anlık olarak duygularımı ve hayata dair düşüncelerimi yerinden oynatabilir.
Çok inatçıyımdır:( Eğer inadım tutarsa hiç inanmadığım bir şeyi bile tutku ve hırsla savunabilirim.
Çok anlattım sanırım…
Ama sizinle tanıştığıma memnun oldum sevgili okuyucu(=
Anlatalım, anlattıkça çoğalalım istiyorum, derdim bu…

O nedenle çok yeni olup pek kimseyi tanımasam da sizleri mimliyorum sevgili komşularım(= :
Çatıdaki Sevişgen
BÖCEK
pia*

21 Mart 2009 Cumartesi

İstasyon İnsanları


Bu büyük şehre gelen herkese kapılarını cömertçe açan istasyon, her gün yüzlerce insanı ağırlıyor ve uğurluyordu. Kadın, gidişlere ağlamamayı öğrenmişti gelişlere umutlanmadığı gibi. Ufak bir tebessüm etti uğurlanana ve arkasını döndü. Arkasını döner dönmez gördüğü o masum yüzdü içine bir an umudu dolduran. Aşka o kadar uzaktı ki duygusunu sahiplenemedi bile,bir an genç adama gözü takıldı,istasyona gelen her insan gibi o da çıkıp gitti…
--
İstasyon insanların sadece uğradıkları bir yerdi. Orada kalan insanlar olsa olsa bir gün gideceği kesin olan ya da zaten gidecek bir yeri olmayan insanlardı. İstasyonlar hep çok ıssız,çok yalnızdı. İçinden onlarca hikaye geçen ama bir türlü bir sona varamayan kitaplar gibilerdi. Hep yeni başlangıçlara gebe ama sonları doğuramayan verimsiz bir rahimdi istasyon dediğin.
Kadın kendini büyük bir şehrin istasyonlarından biri gibi hissediyordu. Orada duruyor, bekliyor, ya birilerini ağırlıyor ya uğurluyordu, ama hepsi geçip gidiyordu işte.
Adamsa terk edilmiş bir istasyon gibiydi. Arada bir uğurladıkları olsa da geleni, onun şehrinde konaklayanı olmuyordu pek. Açamıyordu kapıları şehrin girişine, geçit veremiyordu.
--
Kendini masum, genç, heyecanlı genç bir kadın gibi hissettiği yıllar çok geride kalmıştı. Oysa 30unun başlarındaydı henüz. Tutunabilmek adına heyecanını feda etmişti; ancak alışverişlerle sürüyordu hayatı. Elde etmek için birtakım şeyleri terk ediyordu. İsteğini karşılayacak kadar gücü vardı, uzanıp istediği evi, arabayı,işi,elbiseyi ve erkeği alması zor değildi. Ama bunlara sahip olurken aşkı feda etmişti, kimi zaman gururunu hırpalamış, kadınlığını yaralamıştı. Anlık hislerini, arzularını tek gecelik ilişkilerde bulan insanlardan birine dönüşmüştü o da ve aşkın bu büyük dönüşümü onu hızlı bir düşüşle yalnızlığa fırlatıp atmıştı.
Adam, adam denemeyecek kadar çocuktu hala. İlk aşkının acısını, yarasını, irinini çıkarıp atamadığı için hala avuntularını başka kollarda arıyor, bulamayışına ; başarısızlığına da başka bir ad takıyordu: hovardalık. Henüz o “hovardalık”larla avunamayacağını bilemeyecek kadar toydu hala. Her seferinde dibe vuruyor, çırpındıkça batıyor, onu yukarı çıkaracak “kurtarıcı” kadını bekliyordu.
Herhangi bir yılın herhangi bir ayı, her hangi bir gününün gecesiydi. Şehrin kalabalık sokakları birçok kültürden bambaşka insanlarla doluydu. O şehirde herkeste bir telaş, bir acı, bir bekleyiş ve terk ediliş hikâyeleri vardı. Hepsi birer istasyon insanıydı. En nihayetinde geldikleri gibi gidecekleri dünyadan alabilecekleri ne varsa almadan gitmemeye yemin etmiş, hırslı ve yalnızlardı. Adeta onlara yardım etmek için düzenlenmiş bir eğlence hâkimdi şehrin gecelerine… Hızlı ve yalnız… Konuşulanların duyulamayacağı kadar yüksek sesli müzik ne kendini belli ediyor, müziği dinlemene izin veriyordu ne de “konuşabilmeye”. Sadece sana temas şansı veriyordu iletişimi sağlamak için. İnsanlar hızlı ve tekdüze hareketlerle yan yana dans ediyorlardı. Sınırsız eğlencenin beraberinde getirdiği özgürlük; yalnız aşkları, günübirlik ilişkileri doğuruyordu.
Öyle bir geceydi işte kadınla adamın tanışmaları. Her şey mümkün olan en az sözcükle olmuştu. Dans ederken kadının adama yakınlaşması, dokunmaları ve birkaç cümleden ibaret tanışmaları geceyi kadının evinde bitirmişti nasılsa. Uyandıklarında fark etmişlerdi aralarındaki onca yaş ve konum farkını. Adam nasıl böyle bir evde böyle bir kadınla uyandığına anlam veremezken kadın dönüp bakmamıştı bile adamın yüzüne, alışkındı az kullanılmış tenlerde doyum bulmaya. Adam kendini kullanılmış hissetti kadın sırtını dönüp uyumaya devam ettiğinde. Aceleyle giyinip çıktı arkasına bakmaya korkarak…
--
Bu büyük şehre gelen herkese kapılarını cömertçe açan istasyon, her gün yüzlerce insanı ağırlıyor ve uğurluyordu. Adam, aylar önceki o “tek gece”den sonra yeniden hüzünlenir olmuştu gidişlere, gelişleri gözlediği gibi. Hüzünle el salladı uğurlananın ardından, arkasını döndü ve o yüzü gördü yeniden. Yüzüne acı oturmasa gençliğine şüphe edemeyeceği o kadındı işte aylardır aklından çıkaramadığı, onu dibe vuruşlarından kurtaran.
Bir yıl önce yine bu istasyonda yan yana durduğu kadındı. Onu gecenin keşmekeşinde bulan,tek gecelik gönlüne misafir alan kadındı. Adamın bu tuhaf tesadüfü bilmesi olanaksızdı; onun için yalnızca “o” kadındı işte,onu dibe vuruşlardan kurtaran.
Yanına gidip dokunamayacağı kadar ıssız bir istasyondu, Onu uğurladığı gibi ağırlayamazdı. Orada kısa bir süre konaklamış ve ufak bir tebessümle uğurlanmıştı. Alışmalıydı yalnızlığına, terk edilmiş ıssızlığına. Büyük şehirlerin istasyonu değildi adam, kadının ters yönünde yürüyecekti çaresiz. Kadının onun ardından bakıp ağlayacağını hiç göremeden.
"İstasyon insanları burdalar tesadüfen
Aynı rüyayı görüp ayrı yerlere giden…"

20 Mart 2009 Cuma

Hayali Karaltılar Geceleri

Bakıyorum sokağın başına ikide bir
Perdeleri açıp kapatıp
Yağmur ha düştü ha düşecek sanki
Ben bekliyorum.
--
Eskiden de beklerdim de ben böyle
Ha geldi ha gelecek
Sokağın başına ya vardı ya varmadı
İşte o karaltıydı beklediğim
Uzaklardan gelen, kokusundan belli…
Hani o hayali karaltılar geceleri,
Hep dönmesini özlediğim.
--
Yağmura bakıyorum düştü düşecek
Az bekle
Bana yine hüzün lazım hüzün,
Ondan pencere önleri telaşım.

Bırak içime aksın,
Alsın götürsün
Bana yine hüzün lazım hüzün lazım
Ondan sokakları arayışım.
--
Sana da diyeceğim gel şarabıma ortak ol
Ama yağmur yağacak vapuru kaçırırsın
Islanır,üşürsün,kim bilir
Üşütmek istemiyorum seni
Ondan sana gel diyemeyişim
Gel yine de kal istersen
Ama şarabım da ekşi sen sevmezsin
Keyfini kaçırırım kim bilir
--
Sana da diyeceğim gel benimle bekle
Ama diyemiyorum gelirsen kalacaksın
Kalacaksan gidişin de gelecek
Ondan sana kal diyemeyişim
Gel yine de kal istersen
Sana uykumu vereceğim
Uyuruz birlikte
Yağmurun sesi şarabın sisinde
Ben sana git demeyeceğim
Sen hüznümü sevmeyecek
Vapuru bahane edecek gideceksin,
Biliyorum.
Ondan yağmur yağsın isteyişim.

19 Mart 2009 Perşembe

Yalanına ortak olamam beni affet...

Yalanına ortak olamam beni affet.
Ağladığını görmedim hiç
Ama ağlarsan da elini tutmam
Tutamam.
Güldüğümüzde kahkahalarla bir telefon uzaklığında
Veya bir arkadaş ortamında sen gözlerimin içine bakarken
Aynı şeyi düşündüğümüzü düşünemem
İnanamam gülüşünün içtenliğine
O kafede sessizce oturup
Belki sadece bir cümleliğine
Yan masadaki kadın ve erkek hakkında konuştuğumuzda
Eskisi gibi gurur duyamam seninle
Nasıl da farklı şeyleri görüp
İnsanca konuşabildiğimize
Şaşıramam.
Herkesten ümidimi kestiğim
İçimde yaşayacağım
Bir anlık seçimdin sen
Kimsenin giremeyeceği en dipsiz kuyularımda dolaştın
Hesapsızca anlattım
Belki ona anlatamadığım kadar
Sana hep fısıldadım sen uyumadan önce
Verdiklerimin değerini
Saklayamazsan, taşıyamazsan kırılır dedim
Dinlemedin.
Anlıyorum ki,
Sen de kendini seçtin herkes gibi
Eğer her şeye “biz” olmakla başlayabilseydin
Biz bir dünya olabilir,
Dünyayı “biz” yapabilirdik
Ama sen sadece kendine güvendin dostum
Ve kendini sevdin aynada ben varken bile
O yüzden affet beni
Yalanına ortak olamam
O büyük “insanlık” yalanına
İnsan olamazsın hayır olamaz
Kırılma bana;
Olsan olsan
Ya akrepsin ya yılan.
O yüzden affet beni
Yalanına ortak olamam
Gözlerinin içine bakıp da
Dostum diyemem artık sana
Hoşça kal.

15 Mart 2009 Pazar

Pure.


Çok uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir şey var.
Saflık hayatımızın neresinde?
Saflık benim hayatımın neresinde?
Ben saflığın neresindeyim?
Ve sandığım kadar değerli mi?
Hayır saflıktan bahsettiğim saftoriklik değil. Ne yazık ki Türkçe ile bunu anlatmak kelimelerimi alacak ve yine de tam istediğim anlamı vermeyecek o yüzden evet gavurca yazıyorum: pure.
İşte bu; bu kadar basit ve sade: p-u-r-e
İnsanlar çocukluğunu arar duru hep,söylenir, ah ne saftık o zamanlar,her şey ne kadar güzeldi,ne dertsizdik,domatesler ne güzel kokuyordu vb.
Bu güzelliğin sebebi artık domateslerin hormonlu,insanların duygusuz olması mı? Hayır; çocukluğun hormonsuz,katıksız,”pure” olması.
-
Hani herkes arkadaş Hani oyunlar sürerken…
-
Yapılan araştırmalara göre mi bilmiyorum sadece kulaklarıma bir yerlere dolmuş kalmış: çocukken insanlar en yaratıcı ve üretken dönemlerini yaşıyorlarmış. Çünkü dünyaya ait olan hiçbir kısıtlama, kural dayatılmamış oluyormuş daha yeni üretilmiş gıcır gıcır sıfır kilometre beyinlere. Ben de hep düşünmüşümdür mesela, çocukken safızdır, çocukken hayal gücümüz geniştir (a,b-b,c ise a,c’dir) o zaman saf kalmayı başaran insanların hayal gücü daha geniştir? Midir?

Bana hep küçükken anlatılırdı bir şekilde: ya kuzenim ya annem ya televizyon ya da masallar işte. Eğer herkese güvenen saftorik çocuk olursan ancak masallarda kazanabilirsin. Biraz temkinli ol Franche bu kadar da güvenme herkese! Ben hiçbir zaman başaramadım ve bu bana hep benim eksiğimmiş gibi gösterildi. Oysa ki ben öyle düşünmüyorum.
Fakat bazen ben de sorguluyorum. Benimki mi doğru dünyanın (ve hatta kapitalizmin;)) bas bas bağırdığı şey mi? Ve kendi kendime “göreceğiz” diyordum hep. Bir yerlerde bana içimdeki o gerçekten iyi niyetli tarafı saklamanın fayda getireceğine inanıyordum.
Bir şekilde iyi niyetimden marazı alıp popo üstü oturup bir bardak suyumu içtiğim zamanlar olsa da tuhaf bir şekilde değiştirmiyordum kendimi.
-
Hani çerçeveler boş Hani körkütük sarhoş gençliğimizden…
-
Hayat o kadar karmaşık ki ve biz insanlar duygulara sahip olduğumuzdan(hem de bir sürü farklı duyguya) daha da karmaşıklaştırıyoruz hayatı. Işıklar,hız,trafik,stres,aşk,meşk,dedikodu,statü,bilgi,tecrübe.
Dur.
Bu kadarını kaldıramayan bünyeler hastalanıyor bence.
O nedenle için tertemiz olacak,sanki o kadar ilacı birden yutup mideni yıkamışlar gibi.
İşte pure öyle bir şey. Böyle mavimsi pembemsi morumsu filan.
Biraz gay bir şey hatta ve bulutlu.
Güzel ama ya ben seviyorum. Kendimi daha iyi hissediyorum. İçimde biriken bir toz yığını varmış gibi geliyor öbür türlü olunca.
Ama işte herkes benim gibi düşünmüyor. Hatta kimisi benim gibi düşünüyor ama böyle olamıyor, ya da böyle düşünmüyor ama böyleymiş gibi yapıyor. Anlamıyorum.
Tüm bunları düşünmek bile beni yoruyor oysaki purity’deyken asla aklına böyle şeyler gelmiyor. Bir Pazar sabahı bembeyaz çarşafların içinde derin bir sessizlikte uyanmak gibi bir şey.
Bence herkes benim gibi düşünüyor ama kimi itiraf etmek istemiyor,kimi alışmış aslını göremiyor,kimi istemiyor kendi saflığından korkuyor.Bence.
Ama herkeste eskiye bir özlem çocukluğa dönme isteği; çünkü o zaman başka türlüsünü bilmiyorsun. Kirliyi görmemiş oluyorsun ki saflığı bilesin. Aramıyorsun başka türlüsünü,geçtikten sonra görüyor insan,hep geçmişi hatırlayıp gözleri doluyor.
Annemin çocukluğunu düşünüp abisini “ora”dayken hatırladığı,”ora”da sakladığı gibi
Benim hayatıma giren yanlış tanıdığım insanları “ora”daki halleriyle sevdiğim gibi.
Oranın yıllar öncesi olması gerekmiyor,hala “pure” olman yeterli….
-
Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken Eskidendi, eskidendi, çok eskiden

14 Mart 2009 Cumartesi

Merhaba:)

Başlıyorum.
Bir tuşa basıyoruum ve şekiller beliriyor ekranda.
Ne kadar da kolay ve pürüzsüz. Dolma kalemle yaldızlı defterlere yazmanın şıklığını kabul ediyorum;ama düşüncelerinin hızı ellerine yetişemeyen insanlar için en uygunun dijital ortamda yazmak olduğuna karar verdim.
Ve biraz bu yüzden buradayım.
Biraz da sıkıldım kendimle konuşmaktan, başkalarına da anlatmak;ama anlattıklarım yüzünden gündelik hayat içerisinde yargılanmamayı da istediğimden geldim.
Kimseye de geldiğimi söylemedim. Beni hiç tanımadan beni anlayabilmelerini istiyorum insanlardan.
Şu arabesk şarkılarda bahsedilen temiz sayfalar gibi yani.
Geçmişini bugününü bilmeden su gibi dümdüz,saf,sade düşüncelerle anlaşabilmek.
Yazıyorum
Tıkır tıkır tuşlara basıyorum ve hoop kelimeler dökülüyor
Aklımı anlatıyorum
Belki de kimsenin ruhu bile duymayacak (bu blog işlerini pek bilmiyorum çünkü ne oluyor nasıl oluyor) yine monolog yapacağım;ama aklımı bir yere kaydetme fikri hoşuma gidiyor.
--
Bildiğim veya bildiğimi sandığım,gördüğüm ya da hayal ettiğim şeyler var. Hepsi gerçek;ama hepsi hayal ürünü ve hepsi çok sade; ama çok çok derin anlamları var.
--
Masallar, hep çocukken dinlediğim,hepsini satır satır ezberlediğim...
Hep sonu mutlu biten,mutlu gösterilmek istenen;ama içinden hayata dair yüzlerce ders,yüzlerce acı ve gerçek çıkarabildiğin!
Masallar hayatın el kitabı biraz da,
süsleyerek,boyayarak,tatlı tatlı zihnimize sokulan,
Küçücükken,hayatımızda hiç kurt görmemişken,kurda güvenmemeyi öğütleyen,
Beyaz atlı prensini ararken evde oturup gergef işleyen prensesleri anlatan masalları diyorum.
Ya hani varya canım,şu kralların tek güç sahibi olup aslında kraliçenin sözünden çıkmadıkları,
İyilerin hep güzel,çirkinlerin hep kötü olduğu,
Daha en başından beri aklımıza kodlanan; prenses olup,babasının sözünde,beyaz atlı prensinin izinde yaşamak, o yaşamak işte,masallarda anlatılan...O masallar işte benim dinleyerek büyüdüğüm
Bizim ortak mirasımız...
--
Benim ruhum özgür daha doğuştan
Yap dersen istesem bile yapamam,bırakacaksın beni
Su yolunu bulacak
Akıp gideceğim kaynağımdan çıktığım gibi
Ancak o zaman yol, doğru yol olacak
Görüyorum,dinliyorum,dokunuyorum,düşünüyorum,
Yaşıyorum
Anlıyorum,anlamıyorum
Ama hepsini anlatmak istiyorum
Yanlış da olsa
Silip düzeltsem de
Silmeden bırakıp gitsem de
Yanlışlığını sevsem de
Doğru olanı bana huzur verdiğinden
Anlatarak doğruyu bulmak istiyorum
Masal anlatıyorum,hayal kuruyorum
Kurduğum hayalleri yaşatıyorum sonra kendime
Ama uydurmuyorum işte,gerçekleri anlatıyorum...
--
Parçala böl değiştir düzelt
Eğ bük
Ama sakın olduğu gibi bırakma
Birşeyler söyle bana,ben anlattıkça
Dinle ve söylen
Ki birlikte değiştirelim dünyayı
--
Geldim,
Daha ne kadar kalırım bilmiyorum
Sen de yazdıkça buradayım
Yalnızlığımı sevsem de
Hep onunla kalmak istemiyorum
İlişkiyi yıpratıyor bazen...